SİYAD
Sinema Yazarları Derneği
07 Eylül 2010 Salı
Üyeler
Burçin S. YALÇIN [Yazar Hakkında]
Yayın Organı: Digiturk Dergisi / arkapencere.com / Zaman Gazetesi
E-Posta: burcyalc@hotmail.com burcin.yalcin@digiturk.com.tr 
Web Sitesi: http://www.siyad.org
Tüm Yazılarını Göster
(BAŞLANGIÇ / Inception)

Christopher Nolan şu sıralar Amerikan film endüstrisinin en güçlü prensi. Bugüne dek ne yumurtladıysa altın çıktı. Yeni filmi “Başlangıç” ise kısa sürede bir fenomene dönüşecek gibi görünüyor.
Bizzat Nolan’ın ‘aklın mimarisinde geçen bir film’ olarak tanımladığı “Başlangıç” biraz “Akıl Defteri”nin, biraz “Sil Baştan”ın (Eternal Sunshine Of The Spotless Mind), biraz da “Hücre”nin (The Cell) çocuğu. Her ne kadar bu öyküyü 10 yıldır ‘zihninde’ tasarladığını söylese de, bu böyle. Nolan’ın filmi bu üç filmin kesiştiği ortak bir kümeyi kapsıyor. Bireyin hafıza ve bilinçaltının derinliklerine sızan “Başlangıç”, öncüllerinin tezlerini hem matematiksel hem mimari hem de felsefi anlamda geliştiriyor belki, ama aynı şeyi sinemasal anlamda da yapabiliyor mu, bunu söylemek zor. Özellikle “Akıl Defteri”nde insan belleğinin hafıza ve anılar bölgesindeki hükümranlığını çoktan ilan etmiş yönetmen, burada oradaki tezlerine bolca aksiyon serpiştiriyor. İki film arasında gözden kaçırılmayacak benzerlikler var. Her ikisi de karısının yasını tutan ana karakterleri kadar, kafa karıştırıcı yapılarıyla dikkat çekiyorlar.
Karşımızda, insan zihninin tahripkar yapısını resmeden, sürreel sahneleriyle beş lobunuzu da diri tutacak bir film duruyor. Hans Zimmer’in bir an olsun durmayan tınıları eşliğinde, “Kara Şövalye”dekini andıran, soluk soluğa ritmiyle “Başlangıç” çarpıcı ‘akıl oyunları’ sunuyor.
“Hafıza bir odanın şeklini değiştirebilir; bir otomobilin rengini değiştirebilir. Ve anılar çarpıtılabilir. Onlar sadece bir yorumdur, bir kayıt değildir.” Böyle diyordu “Akıl Defteri”nde Leonard. Hafızanın süzgecinden damıtılan gerçeklerin izafi olacağını, her zaman gerçeğin ta kendisini yansıtamayacağını söylüyordu. Haklıydı ve bu savıyla filmin sonuna (yani başına) kadar kendisini kandırmayı başarıyordu. “Başlangıç”ın kahramanı Cobb da benzer bir ‘sakatlıktan’ mustarip. Tıpkı “Akıl Defteri” gibi, “Başlangıç” da ataların hafıza-i beşer nisyan ile malûldür sözünün peliküle kazınmış hali sanki. Dom Cobb (DiCaprio), uyku esnasında insanların aklına sinsice sızan ve zihinlerinden kıymetli sırlar araklayan bir hırsız. Kaçak hayatı yaşıyor; zira bu ‘yeteneğini’ vaktiyle pek çok kez kötüye kullanmış ve nihayet memleketi ABD’ye girişi yasaklanmış. Varsıl bir Japon işadamı ona son bir görev veriyor; eski hayatını ona yeniden bahşedeceği sözüyle birlikte... Cobb’dan istediği bu kez bir insanın zihnine bir ‘bilgi’ yerleştirmesi... Cobb bir ekip kuruyor ve akıllara durgunluk veren bir zihinsel maceraya atılıyor.
Basit bir gözle bakınca, “Başlangıç” soygun filmlerinin rotasını izliyor: Son bir vurgun için her biri kendi çapında biricik yeteneklere sahip bir grup insanı bir araya getiren bir adam... Tabii ki, soygun mekanı elle tutulur olmayınca, Nolan’a insan zihninin haritasını çıkarmak için uçsuz bucaksız bir düşsel alan kalıyor.
“Akıl Defteri” ve “Başlangıç”, zihnin aldatıcılığı üzerine Nolan’ın bizlere yaptığı yegane sunumlar değildi. İki Batman filmini bir kenara koyarsak, “Insomnia” ve “Prestij” de bir bakıma bu temayla haşır neşirdi. Hatta “Başlangıç”taki öykünün tematik olarak antitezi “Insomnia”daydı. Filmin uykusuzluktan mustarip dedektifi Will Dormer (Pacino), bu ‘sakatlığı’ yüzünden her geçen saat biraz daha vesveseli, biraz daha sanrısal bir psikolojiye bürünüyordu. Uyku hali kadar uykusuzluğun da insanı bir nevi ‘düşsel alemlere’ götürebileceğini savlıyordu Nolan orada da. “Prestij” ise, malum, insan zihnini aldatma üzerine kurulu bir zanaat olan illüzyon üzerinden yönetmenin izleyicisine şapkadan pek çok tavşan çıkardığı bir filmdi.
“Başlangıç”ın bir handikabı varsa, o da Nolan’ın tıpkı “Kara Şövalye”deki gibi öyküye paldır küldür dalması. İlginç bir tercihle, öykünün iskeleti olan zihinsel hırsızlığın teknolojik altyapısını bize sunmaya yanaşmıyor bile. Bırakın onu, film kesif zamansızlığıyla izleyicisine hiçbir ‘teknik destek’ de sağlamıyor. CGI numaralarıyla Paris’i eğip bükmesi veya okyanus falezlerini eritmesi (benzer bir imgeye Gondry de “Sil Baştan”da başvuruyordu), kimi sonsuz ayna ve labirent imgeleriyle görsel anlamda oynaması, “Başlangıç”ı son derece ilginç bir sinemasal deneyime dönüştürüyor. Kimin kimin düşünün içinde kaybolduğunu kestirmenin hayli zor olduğu bu ‘akıl turu’, taşıdığı ihtişam ve barındırdığı bazı özgün fikir ve imgeler dışında bir kalıcılık sağlayamıyor. Nolan’ın düşlerimizdeki maceralarımıza epey kafa yorduğu belli, uyanmamızı tetikleyen öğelerden ‘belirtili nesne’sine kadar... Ama yönetmenin onun ‘ötesine’ geçemiyor.
Bir yandan Cobb’u insanların zihninde cirit atarken görürken, diğer yandan da bizler kahramanımızın bilinçaltında (hatta vicdanında diyelim) dolaşıyoruz. Ariadne (Page) gibi davetsiz misafirlerin de girebildiği bu dehlizde Cobb ölen karısı Mal’i (Cotillard) gizliyor.
Eğer bu bir kara filmse, femme fatale’i Mal. Ve Nolan bize Mal’i finalde Cobb’un zihnindeki gizli çekmecenin anahtarı olarak sunuyor.
“Akıl Defteri”nde Leonard, Natalie’ye “Gözünü kapattığında dünyanın yok olacak hali yok ya, değil mi?” diye soruyordu. Gerçekten de, “Başlangıç”ta gözünü kapatan hiç kimsenin dünyası yok olmuyor, ama en deforme haliyle başka bir dünyanın kapıları açılıyor.
Ve ne yalan söylemeli, insan hayal bile edemiyor, bu öyküyü Charlie Kaufman’ın senaryosuyla Michel Gondry çekseydi, nasıl bir sinemasal mimari (veya fantezi) çıkardı...

(arkapencere.com internet dergisinin 30 Temmuz 2010 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)