|
DİKKAYT, KOMUTAN SAĞDA...
Shyamalan'ın filmine ilişkin eleştiriye attığım başlıktan yola çıkarak, izninizle bir konuda ben de sizin kafanızı 'ütülemek' istiyorum. Geçen hafta bu sayfada yayımlanan 'SİYAD mı MİYAD mı ya da askere gitmek isteyen bir sinema yazarı üzerine...' başlıklı yazımın özellikle son bölümüne, yani ''Benim derdim 'Böyle bir yazı basında nasıl çıkar?'da değil. Benim derdim, bu isimle aynı derneğe üye olmamda. Dolayısıyla halihazırda üyesi olduğum SİYAD içinde, bu denli militer görüşlere hayat hakkı tanınmaması konusunda benim de sansürcü olmaya hakkım var sanıyorum. Lafı uzatmadan SİYAD Başkanı Murat Özer ve yönetim kuruluna seslenmek istiyorum; bu tür zihniyette olanların SİYAD'dan çok MİYAD'a (Militer Yazarlar Derneği) yakıştığını düşünüyor ve bu konuda gerekli işlemlerin başlatılmasını talep ediyorum. Çünkü ben bu denli 'üfürük' bir konuda bile sansüre yeltenen, askere gitmeyi çok isteyen bir zihniyetle aynı dernek çatısı altında bulunmak istemiyorum'' ifadelerine 'kafayı takmayı' yeğleyenler, beni demokrat bulmadıklarını yazıp çizdiler hafta boyu. Bu 'karşı çıkış', basının kimi kalemlerince olduğu gibi, SİYAD'ın içindeki bazı arkadaşlarca da altı kalınca çizilerek vurgulandı. Anladığım kadarıyla bu itirazda, bana lise yıllarında öğretilen Voltaire'in, ''Fikirlerinize katılmıyorum ama, fikirlerinizi özgürce savunabilmeniz için canımı verebilirim!'' deyişi, bilinçaltındaki en temel düsturdu. Mesela Hıncal Uluç da, sanırım bu 'düsturdan' yola çıkarak, beni 'Çakma' demokratlıkta suçladı. Hoş, Hıncal ağabey bugüne kadar kimi suçlu gördüyse (taksici, trafik polisi, sayfa editörü, gazete önünde sigara içenler vs), hepsi için 'Tez zamanda kelleleri vurula' şeklinde fetvalarıyla ünlüdür ama madem meseleyi böyle görmüş, yapacağım bir şey yok. Yazısından sonra kendisine telefon açıp 1920'lerde ya da 30'larda, Hitler'in de bazı militarist 'fikirleri' olduğunu ama 1939'da Polonya'ya girildiğinde iş işten geçtiğini hatırlattım ama kendisi, 'Gerektiğinde Hitler'in bile savunulması' yolunda bir öğüt verdi bana. Bu noktada şunları söyleyebilirim, ben hâlâ Ömür Gedik'in yazdıklarının bir fikir olmadığı kanaatindeyim ve bu fikir olmayan fikirlerin, (elbetteki bir siyasal kurum olmayan) SİYAD çatısı altında barındırılmaması gerektiği düşüncesindeyim; yoksa istediği yerde, istediği yayın organında yazsın, çizsin. Hıncal ağabey söz konusu yazısında şu ifadeleri de kullanmıştı: ''Ömür'le ayni fikirde olmazsın. Yerin var, kalemin var, köşen var, oturur yazarsın.. 'İhraç edin.. Susturun' ne demek.. Ne demek Uğur?..'' Ben zaten köşemde yazmıştım, ayrıca 'Susturun' demedim, 'Gitsin başka yerde konuşsun' demeye çalıştım.
Daha önceden 'sarı'sı vardı Ayrıca Gedik özelinde şöyle bir problem daha var: Hatırlanacağı gibi bir kaç ay önce Okan Bayülgen, 'En iyi erkek oyuncu' dalında kendisine layık görülen 'Altın Kestane Ödülü'ne (yani 'En kötüler'e) olan öfkesi dolayısıyla programında, jüri üyelerine ilişkin, ''Sinema yazarları geri zekâlıdır'' saptamasında bulunmuştu. Gedik de birkaç gün sonra 'Okan haklı' türünden bir yazı kaleme aldı. Bu yazı, elbette SİYAD içinde tepkiye neden oldu ve ''Madem geri zekâlıyız, aramızda ne işin var?'' mantığıyla meselenin sorgulanması aşamasında derneğin 'Haysiyet Kurulu'nu sevk edildi. Sonuçta Gedik'e kuruldan, 'Kınama' cezası çıktı. Lakin, öğrendiğime göre nedense tüzüğümüz gereği böylesi bir ceza 'resmi' bir şekilde duyurulmuyormuş, sadece muhatabı olan kişiye iletiliyormuş. Yani suç kamusal alanda işleniyor, cezası ise sadece dernek üyelerine, o da sözel bir biçimde iletiliyor. Ben de Gedik'in, söz konusu yazısında kullandığı ''Hadi kızlar askere deseler silahı alıp batıya, doğuya koşacağım şu ruh halimle'' ifadeleriyle üst üste ikinci kez cezayı hak ettiğine kanaat getirdim ve geçen haftaki yazımı, biraz da futbol mantığından yola çıkarak ikinci sarıdan kırmızı alması gerektiği düşüncesiyle kaleme aldım. Şimdi gelinen noktada biraz da Atilla Olgaç'ı yâd edelim derim. Hatırlanacağı gibi oyuncu Olgaç, geçen yıl bir televizyon programında yaptığı açıklamada Kıbrıs harekâtında 10 kişiyi öldürdüğünü iddia ederek ortalığı karıştırmıştı. İş ciddiye binince de, ''Yok öyle bir şey, ben uydurdum'' diyerek meseleyi geçiştirmeye çalışmıştı. Bu durumda da anladığım kadarıyla sinema oyuncusu böyle olan bir ülkenin sinema yazarının da benzer fanteziler peşinde koşması hem tutarlı, hem de normal. Bu tür iddiaları ya da fantezileri, 'fikir' olarak kabul etmek de bir başka normallik olsa gerek...
(Radikal gazetesinin 23 Temmuz 2010 tarihli sayısında yayımlanmıştır.) |