 |
 |
|
SİNEMA YAZARININ TERÖR İLE İMTİHANI
“PKK ile arasına mesafe koymayan siyaset ve kültür insanlarının bu cinayetlerin ağırlığını taşımasını isterdim.” Cüneyt Cebenoyan (Onat Kutlar ve Yasemin Cebenoyan’ın katledilmesi üzerine..)
Hürriyet yazarı Ömür Gedik’in, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne gelmekten vazgeçen Jennifer Lopez'in B Planı filminin protesto edilmesi gerektiğini savunan yazısında, "Valla ben şahsen gelenin geçenin Türkiye üzerinde oynadığı oyunlara fena halde bozulur oldum. 'Hadi kızlar askere' deseler silahı alıp batıya, doğuya koşacağım şu ruh halimle..." cümlelerine cevap Radikal yazarı Uğur Vardan'dan gelmişti. Vardan ''Bu denli 'üfürük' bir konuda bile sansüre yeltenen, askere gitmeyi çok isteyen bir zihniyetle aynı dernek (SİYAD) çatısı altında bulunmak istemiyorum" diye yazmıştı. Açıkçası, Gedik’in düşüncelerine ‘üfürükten ‘ tabirini kullanan Vardan; kendine biçtiği düşünce dobralığını başkalarına layık görmemiş gözüküyordu. Yazısını okuyunca, ucundan açıkta olsa; ‘bilinç altında yer alan fikirsel faşizmi dışarı mı vuruyor acaba Vardan’, demekten kendimi alamadığımı da belirtmeliyim. Aslında Vardan yaklaşık 15 yıldır tanıdığım ve sohbetinden zevk aldığım bir sinema eleştirmenidir. Ancak Gedik’in yazısı Vardan ve kimi sinema yazarları tarafından her ne kadar ‘militarist’ bulunursa bulunsun sonuçta kendince bir beyin jimnastiğinin ürünü gibi gözüküyordu. Hakeza Vardan’ın, ‘Ömür’ü de alsınlar askere’ mealindeki cümlelerine tebessüm etmedim de değildi. Gedik’in ‘beyaz Türk’ formatından kurtularak nasıl bir ruh haliyle askerlik yapacağını zihnimde şekillendirmem sanırım bu tebessümün başlıca sebebiydi! Fakat her şeye rağmen Vardan’ın SİYAD’dan Gedik’in bertaraf edilmesi fikrinden hazzetmediğimi de belirtmeliyim. Çünkü, ‘Sinema yazarı siyasi bakış açısı sergileyemez mantığının neresi doğru?’ sorusuna kim nasıl cevap verebilirdi ki? Vardan yazısında ‘geçmiş dönemlerdeki aydın sinema yazarlarını mumla aradığını’ söylese de bana göre yanılma payını tamamen göz ardı ediyordu. Eğer SİYAD’ın ilk dönemlerine veya SİYAD henüz hayata geçmediği günlerde mesleğini icra eden yedinci sanat eleştirmenlerini biraz araştırsaydı siyasetin sinemanın tamda göbeğinde yer aldığını fark edecekti. Hatta yalnızca sinema yazarlarının üzerinden okuma yapmak yerine, sinemanın diğer kollarına ait meslek guruplarının meydana getirdiği birlik ve dernekleri incelese, ‘sapına kadar’ bir siyasi jargonun kullanıldığını da anlayacaktı. Özgürlük ve demokrasi istemenin, kimi terörün durdurulması için sözde fikir platformlarında bildiri yayımlamanın, aydın sıfatı için yeterli bir argüman olduğunu var saymanın ucuz payeler dağıtma girişiminden başka bir şey olmadığını düşünüyorum. (Uğur umarım düşündüğüm için bana da kızmaz...) Hele birde, PKK terörünün ve Türkiye’nin derin noktası Ergenekon’un görsel algıdaki seciciliğinden ve ikna yeteneğinden faydalanmak adına ‘girift sanatsal’ ilişkileri kullandığının konuşulduğu şu günlerde. Bu noktada İskender Pala’ya bir kulak kabartalım isterseniz: “Son zamanlarda 12 Eylül'ü konu alan pek çok film (26 adet) ve dizinin (2 adet) bombardımanı altında kaldığınızı hissetmiş olmalısınız. İsterseniz hepsini baştan sona yeniden izleyiniz; tamamının belli bir görüşe, kalıplaşmış bir ideolojiye göre yapıldığına şahit olacaksınız. Hemen hepsinde, sol ayak üzerine seksek oynamalar vardır ve onları seyrederken 12 Eylül için devrimci ağıtlar yakmanız ve solcu gençlerin hikayelerini içiniz burkularak izlemeniz de mümkündür. Onlar bizim çocuklarımızdı, bizim heder olmuş çocuklarımızdı. Ama aynı dönemlerde heder olan, acı çeken yalnızca bu çocuklar mıydı? Yaşı kırkın üzerinde olanlarımız o dönemin şahitleri olarak daha fazlasını bile anlatabilir size. Peki ama bu filmleri, dizileri yapanlar 12 Eylül sürecinde aynı kaderi paylaşan başkalarının da varlığını bilmiyorlar mı? Pekala biliyorlar.” Pekala biliyorlar cümlesini şu şekilde tamamlamak mümkündü bence; “Peki sinema yazarları bunu bilmiyorlar mıydı? Suskunlun sebebi sakın fikirsel kabulsüzlük olmasın dı? Nerde kalmıştı insan hakları ve halkların kardeşliği? ” Belki Ömür Gedik, Türkiye’de ki terör olgusu hakkında çok fazla bir alt yapıya sahip olmadan tamamen iç güdüleriyle bir yazı kaleme almıştı. Elbette serin kanlılık kalem tutan bir elin en önemli düsturu olmalıydı. Ama, ‘benim gibi düşünmeyen kahrolsun’ mantığının ‘militarist yaklaşımın papatyalı versiyonu’ olduğunu düşünmüyor muydu Vardan? Peki bir sinema yazarı, diğer bir sinema yazarını kimlerin önüne hedef olarak koyduğunu bilmeden; yazısının alt okumasında ‘halkların düşmanı’ olarak nasıl nitelendirebilirdi? İsterseniz bunun cevabını bir başka sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan’ın Birgün gazetesinde kaleme aldığı Onat Kutlar ve Yasemin Cebenoyan’ın katledilmesiyle ilgili yazısıyla cevaplayalım: “11 Ocak 2010 günü Onat Kutlar’ın ölümünün 15. yıldönümüydü. Onat Kutlar cinayeti ile ilgili olguları bilen yok! 30 Aralık 1994’te Taksim’de Opera Pastanesi’ne konan bomba Sinematek’in kurucusu, aydınlar dilekçesinin mimarlarından, senarist, hikaye ve deneme yazarı Onat Kutlar’ı ve ablam arkeolog, rehber Yasemin Cebenoyan’ı öldürmüştü. Bu konuda hemen hemen herkes ya bombayı koyanların yakalanmadığını, dolayısıyla olayın faili meçhul olarak kaldığını düşünüyor ya da cinayeti İslamcı bir örgütün işlediğini sanıyor. Bilinmeyen ise şu: PKK bu eylemi yapan örgüt olarak belirlendi ve Deniz Demir adlı PKK militanı bu cinayeti üstlendi. Yargıtay’ın da onamasıyla Demir’in cezası 2007’de kesinleşti. İki kişinin ölümüne, birçok kişinin yaralanmasına neden olan Demir’in topu topu 11 yıl yatması gerekiyordu. Ama Yargıtay kararı açıklandığında, Demir serbestti; 9,5 yıl yattıktan sonra serbest bırakılmıştı. Devlet 2.5 yıllık alacağını Demir’den aldı mı, almadı mı bilmiyorum. Pek de umursamıyorum doğrusu. Pişmanlık yasasından yararlandığı için cezası indirilen ve davası sonuçlanmadan tahliye edilen Demir’le devletin arasındaki sıcak ilişki beni ilgilendirmiyor. Bu ilişkiden beni rahatlatacak bir sonuç çıkmaz. Peki, ne biraz içime su serperdi? Bu gelişmeleri herkesin bilmesi ve takip etmesini isterdim. Onat Kutlar’ı öldüren bombayı koymaktan dolayı PKK’nın mahkûm edilmiş olduğunu herkesin bilmesini isterdim. PKK ile arasına mesafe koymayan siyaset ve kültür insanlarının bu cinayetlerin ağırlığını taşımasını isterdim. PKK’dan bu yargı kararına karşı çıkan bir açıklama duymadım. Böyle bir açıklama yapmaya zorlayan bir ortam da yok doğrusu. Hiçbir aydın bu örgütü suçlamazken, PKK’nın çıkıp ‘yargı kararının gerçeği yansıtmadığını’ iddia etmesi ya da bu ölümlere neden olduğu için ‘özür dilemesi’ni beklemek saçma. Ne gerek var durgun suyu bulandırmaya?” Sevgili Vardan, sinema eleştirmenleri de bu ülkenin kalem tutan özgür bilincinin ortak diline sahiptir. Bu yüzden ülke sorunlarıyla ilgili fikrini söyleme ve savunma hakkı da sonuna kadar vardır. Yeter ki kimi sinema yazarları, fikrini her ne şekilde söylerse söylesin diğer sinema yazarlarını yok etme iç güdüsü yerine saygı duymayı bilsin! RASİH YILMAZ
İlgilisine Not: Sevgili Uğur’un bu yazımın ardından SİYAD çatısı altında benimle de bulunmak istemeyeceği ihtimali üzerine istifa etmeye hazır olduğumu yönetim kurulu arkadaşlara belirtmeden geçemeyeceğim… |
|
|